Bir filmi izlerken bazı sahnelerin neden çekildiğini hemen anlamayız.

Bazen bir karakter gereğinden uzun süre aynı yerde kalır. Bazen hikâye ilerlemiyormuş gibi gelir. Bazen çok sevdiğimiz bir şey senaryodan çıkar ve içimizden, “Buna ne gerek vardı şimdi?” deriz.

Ama iyi filmlerde garip bir şey olur.

Filmin ilerleyen dakikalarında, başlarda önemsiz sandığımız bir sahne yeniden karşımıza çıkar. Bir bakışın, bir eşyanın, yarım bırakılmış bir cümlenin aslında boşuna oraya konmadığını anlarız.

Ve o anda yönetmene hayran kalırız.

Vay be, deriz.
Bunu en başından düşünmüş.

Peki kendi hayatlarımıza da böyle bakabilsek?

Çünkü hayatımızda da hikâyenin durduğunu sandığımız yerler vardır.

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmayan yıllar…

Büyük kariyer hikâyelerinin, anlamlı işlerin, görünür başarıların olmadığı; yeni kapıların açılmadığı, hayatın dekorunun pek değişmediği dönemler.

Aynı ev.
Aynı insanlar.
Aynı sokaklar.
Birbirine benzeyen günler.

Bazen birkaç ay. Bazen birkaç yıl.

Ve biz böyle zamanlarda hayatın ilerlemediğini düşünürüz.

Çünkü ilerlemeyi çoğunlukla görünen şeylerle ölçeriz.

Yeni bir iş, yeni bir şehir, bir başarı, bir ilişki, bir ayrılık, bir diploma, bir terfi, bir başlangıç…

Bunlardan biri olduğunda hikâyenin ilerlediğini düşünürüz. Hiçbiri olmadığında ise kendimizi filmin içinde gereğinden uzun süren bir sahnede buluruz.

Ve huzursuzlanmaya başlarız:

“Neden hâlâ buradayım?”

“Ne zaman bir şey olacak?”

“Hayatım ne zaman değişecek?”

“Bunca zaman neden böyle geçti?”

Oysa belki de hayatla ilgili en büyük yanılgılarımızdan biri, hareket etmekle ilerlemeyi aynı şey sanmamızdır.

Çünkü bazen hayatımızda görünür hiçbir şey hareket etmezken, içeride bütün sistem yeniden kuruluyordur.

Bir alışkanlık çözülüyordur.

Bir bağ başka bir biçime dönüşüyordur.

Yıllardır başkasından aldığımız bir şeyi kendi kendimize vermeyi öğreniyoruzdur.

Bize ait sandığımız ama aslında başkalarından devraldığımız düşünceler ayrışıyordur.

Sınırlarımız oluşuyordur.

Birilerine ihtiyaç duyma biçimimiz değişiyordur.

Belki eskiden kaçmak istediğimiz bir yerde artık kalabilmeyi öğreniyoruzdur.

Belki de yıllardır dışarıda aradığımız bir şeyi içeride kuruyoruzdur.

Fakat bunların hiçbirinin fotoğrafı çekilmez.

CV’ye yazılmaz.

Kutlanacak bir tarihi yoktur.

Kimse arayıp, “Tebrik ederim, bugün hayatındaki eski bir örüntüyü tamamladın,” demez.

Bu yüzden biz de çoğu zaman bunları ilerleme saymayız.

Oysa belki hikâye hiç durmamıştır.

Belki sadece olay örgüsü değil, karakter ilerliyordur.

Bir filmin tam ortasında olduğumuzu düşünelim.

Başrol oyuncusuyuz ama senaryo elimizde değil.

Bir sonraki sahneyi bilmiyoruz. Hangi karakterin hikâyeden çıkacağını, hangisinin gireceğini; bugün önemsiz görünen küçücük bir ayrıntının yıllar sonra neye bağlanacağını bilmiyoruz.

Ama yine de sürekli yönetmenin elindeki senaryoya bakmaya çalışıyoruz:

“Bundan sonra ne olacak?”

“Bu neden oldu?”

“Bu dönem ne zaman bitecek?”

“Bütün bunların sonunda ne var?”

Belki biraz da bu yüzden yoruluyoruz.

Çünkü yalnızca filmimizi yaşamaya değil, filmin tamamını henüz yaşanmadan çözmeye çalışıyoruz.

Oysa geçmişimize biraz uzaktan baktığımızda bazen çok başka şeyler görürüz.

Bir zamanlar felaket sandığımız bir bitişin bizi nereye taşıdığını…

Olmadığı için kahrolduğumuz bir şeyin yıllar sonra neden olmamasının iyi olduğunu…

“Hiçbir şey yapmadım” dediğimiz yıllarda aslında ne kadar değiştiğimizi…

Bir zamanlar birbirinden bağımsız sandığımız insanların, olayların, kararların ve tesadüflerin yıllar sonra nasıl birbirine bağlandığını…

Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Ya bugün anlamını göremediğimiz sahneler de anlamsız değilse?

Bu, her şeyin mutlaka güzel sonuçlanacağına inanmak değil.

Acıyı romantikleştirmek hiç değil.

Her kaybın arkasında gizli bir ödül olduğunu söylemek de değil.

Sadece şunu kabul edebilmek:

Bir şeyin anlamını bugün göremiyor olmamız, onun hiçbir anlamı olmadığı anlamına gelmez.

Çünkü biz filmi henüz bitirmedik.

Belki bazı sahnelerin neden orada olduğunu beş yıl sonra anlayacağız. Bazılarını on yıl sonra. Bazılarını belki hiçbir zaman anlayamayacağız.

Ama en azından hayatımızın sessiz dönemlerine hemen “boşa geçen yıllar” demeyebiliriz.

Çünkü belki hiçbir şey olmuyor sandığımız sırada, ileride yaşayacağımız hayatın zemini hazırlanıyordur.

Belki de hayatın belli bir yerinden sonra ihtiyacımız olan şey bütün senaryoyu öğrenmek değildir.

Biraz da yönetmene güvenmektir.

Bir sonraki sahneyi bilmeden yaşayabilmek.

Her şeyin nedenini o anda çözmek zorunda hissetmemek.

Henüz cevabı olmayan soruların yanında kalabilmek.

Ve geleceğe sürekli “Ne olacak?” diye bakmak yerine, içinde korkudan biraz daha fazla merak taşıyan başka bir cümle söyleyebilmek:

“Yaşayıp görelim bakalım.”

Belki yıllar sonra bugünlere dönüp baktığımızda da, şu anda birbirinden kopuk görünen bazı sahnelerin nasıl birleştiğini göreceğiz.

Ve belki yine aynı şeyi söyleyeceğiz:

Vay be…

Yönetmen bunu da en başından düşünmüş.

Yorum bırakın