Belki de Odysseia, yalnızca Odysseus’un destanı değildir.

Belki de hepimizin kendi hayatının destanıdır.

Çünkü hepimiz bir gün, “evimiz” sandığımız o konforlu kişiliğimizden ayrılmak zorunda kalırız. Hayat bizi; savaşlarla, kayıplarla, seçimlerle ve yüzleşmelerle uzun bir yolculuğa çıkarır.

O yolculukta anlarız ki, yıllarca “ben” dediğimiz kişi belki de gerçekten biz değiliz. Belki de hiçbirimiz, sandığımız kişi değiliz. Ve belki de bütün bu arayışın amacı, ev sandığımız o yapay kimliğin aslında gerçek evimiz olmadığını görebilmektir.

İnsanın önündeki en uzun yol, yaşadığı şehirle evi arasındaki mesafe değil; olduğu kişiyle olabileceği kişi arasındaki mesafedir.

Homeros’un binlerce yıl önce kaleme aldığı anlatı, ilk bakışta sadece denizleri, canavarları ve tanrıları anlatıyor gibi görünür. Oysa orada anlatılan, insanın kendi içine yaptığı en uzun yolculuktur. Denizler, canavarlar ve düşmanlar değişse de insanın kendi içine yaptığı o içsel seyahat hiç değişmez.

■ Tahta At: İnsan Kendini İçeri Nasıl Taşır?

Tahta at, bana göre Odysseia’nın en güçlü sembollerinden biri.

At; tarih boyunca cesaretin, gücün ve hareketin simgesi oldu. Tıpkı insan gibi… İnsanı ileriye taşıyan da bu güçtür. Fakat yönünü kaybeden bir güç, yıkıcı olur. Dizginlenmeyen bir at nasıl binicisini tehlikeye atarsa, dizginlenmeyen insan da kendi içindeki ham güç tarafından yönetilmeye başlar.

Bizi en çok düşündürmesi gereken şey atın kendisi değil, içinin dolu olmasıdır. Dışarıdan bakıldığında heybetli ve masum görünen o atın içinde bir ordu saklıydı. Tıpkı insan gibi… Biz de çoğu zaman dışarıdan sakin, güçlü ya da kontrollü görünürüz. Ama içimizde bastırılmış öfke, hırs, korkular, arzular ve fark edilmeyi bekleyen duygular sessizce yaşamaya devam eder.

Tahta at şehrin kapısından içeri alındığında aslında sadece bir hediye kabul edilmedi; görünmeyen bir tehlike içeri davet edildi. İnsan da hayatına bazı düşünceleri, inançları ve duyguları aynı şekilde fark etmeden kabul ediyor. Ve bazen bizi yıkan şey dışarıdan gelen düşmanlar değil; kendi ellerimizle içeri aldığımız, sonra da yönetmeyi unuttuğumuz o taraflarımız oluyor.

■ Deniz ve Karşılaşmalar

Karada kararlar alınır ve savaşlar yaşanır. Karadaki savaş, kararların verildiği yerdir. Deniz ise o kararların sınandığı yer… Hayatta da önce bir karar veririz; sonra hayat o kararın gerçekten bize ait edip olmadığını dalgalarıyla test eder.

Tıpkı Sirenler gibi… Sirenlerin çağrısı sadece baştan çıkarıcı bir ses değildir. Onlar aslında insana fısıldar: “Gel… Burada mücadele yok. Burada dinlenebilirsin.” Bu fısıltı, vazgeçmenin ve teslim olmanın konforlu huzurudur. Odysseus ise o huzuru değil, mücadeleyi ve yaşamayı seçer. Kolay olanı değil, zor olanı…

Athena ile olan o kadim diyalog da bunu doğrular: İnsan neden herkesin ölümünü ve yükünü kendi omuzlarında taşır? “Onları buraya ben getirdim” der insan. Oysa felsefe tam o anda o büyük soruyu sorar: “Peki seni kim getirdi?” İnsan bazen sorumluluk almakla, her şeyi üstlenmeyi birbirine karıştırıyor. Başkalarının hayatındaki her sonucu kendi omuzlarımızda taşımaya çalıştığımızda, kendi hayatımızı yaşamaya gücümüz kalmıyor.

■ Durmanın Gücü ve Dilenci Olarak Dönmek

Odysseus’un yıllarca bir adada kapalı kalması bir kayıp zaman değildir. Bazen insan yürüyerek değil, durarak güç toplar. Her ilerleme hareket etmek demek değildir. Bazı dönüşümler sadece sessizlikte olur. Hayatın bize öğrettiği en zor şeylerden biri de budur: Durabilmek.

Ve en nihayetinde eve dönüş bir kral gibi değil, bir dilenci gibi olur. Bu sembolizm, gerçek dönüşün insanın eski unvanlarına, etiketlerine ve egolarına tutunmadan gerçekleşebileceğini söyler. Çünkü değişen insanın artık dışarıdan gelecek alkışlara değil, sadece kendini tanımaya ihtiyacı vardır. Eve ancak egosunu kapının dışında bırakabilenler girebilir.

Yolun sonundaki o Talipler ise belki de sadece tahtı ele geçirmek isteyen yabancılar değildir. Onlar, Odysseus’un geride bıraktığını sandığı eski benliğinin; bencil, öfkeli, kibirli ve güç peşinde koşan eski taraflarının sembolüdür. Dönüşüm, o tarafları yok etmek değil; onları tanımak ve artık onlara ait olmadığını bilmektir. İnsan, eski hâline ilk kez yabancılaştığında gerçekten değişmeye başlamıştır.

■ Eve Kim Döndü?

Odysseus’un en büyük zaferi Troya’yı fethetmesi değildi. En büyük zaferi, evine vardığında artık savaşa ilk çıkan kişiyle aynı olmamasıydı.

Belki de hepimiz bir gün kendi İthaka’mıza döneceğiz. Ama asıl soru şu:

Eve kim dönecek?

Savaşa çıkan kişi mi?

Yoksa yol boyunca kendini tanıyan, yüklerini bırakan ve sonunda gerçekten “kendine” varan kişi mi?

Unutmayın; insan eve değil, kendine döner.

Yorum bırakın