Geçtiğimiz günlerde okullarda yaşanan bir olaydan sonra yine aynı cümleler duyuldu:
“Çocuklarınızı yetiştirin.”
Evet çok doğru.
Ama eksik.
Bir çocuk sadece evde büyümez.
Gününün büyük bir kısmını okulda geçirir.
Görülmeyi, duyulmayı, anlaşılmayı ya da tam tersini orada öğrenir.
Bu yüzden sormamız gereken soru daha geniş:
Bir çocuğu kim yetiştirir?
Aile mi?
Okul mu?
Sistem mi?
Belki de hepsi.
Ama biz genelde en kolay olanı yapıyoruz:
Suçu bir yere bırakmayı tercih ediyoruz.
Mesele suçlu bulmak değil.
Aslında mesele, yapıyı görmek.
Ben uzun zamandır şunu düşünüyorum:
Eğitimdeki en büyük eksiklik nedir?
Bilgi var.
Kaynak var.
Anlatım var.
Ama eksik olan başka bir şey:
İnsanı anlamak.
Bugün öğretmenlerden beklenen şey hâlâ aynı:
anlatmak, yetiştirmek, ölçmek.
Ama gerçek şu ki,
bir çocuk önce anlaşılmak ister.
Ve burada kritik bir soru ortaya çıkıyor:
Kendini tanımayan bir öğretmen, öğrenciyi nasıl tanır?
Kendi duygularını fark etmeyen biri,
başkasının duygusunu nasıl okuyabilir?
Kendi içindeki korkuyu, öfkeyi, değersizlik hissini tanımayan bir öğretmen,
bunları farkında olmadan sınıfa taşır
Bu yüzden mesele sadece eğitim değil.
Öğretmenin de bilinçsel eğitimi.
Ama burada çok önemli bir parça daha var:
Aile.
Eğitim gerçekten evde başlar.
Bir çocuk:
– nasıl konuşulacağını
– nasıl tepki verileceğini
– duyguların nasıl yaşanacağını
önce anne babasından öğrenir.
Çünkü çocuk ilk yıllarında anlatılanı değil,
gördüğünü taklit eder.
Fakat her çocuk aynı değildir.
Aynı evde büyüyen çocukların bile farklı olması bunu gösterir.
Çünkü her çocuk bir mizaçla doğar.
Ve gördüğünü kendi doğasına göre yorumlar.
Yani:
Aile şekillendirir ama tamamen belirlemez.
Peki sorun nerede başlar?
Eğer anne-baba:
kendini tanımıyorsa
kendi kalıplarını sorgulamıyorsa
çocuk sadece onları değil,
onların farkında olmadığı davranışlarını da devralır.
Aynı şey öğretmen için de geçerlidir.
Bir öğretmen kendini tanımıyorsa,
sınıfa sadece bilgisini değil,
bilinçsiz kalıplarını da taşır.
Ve böylece döngü devam eder.
İşte bu yüzden gerçek kırılma noktası şudur:
Farkındalık.
Çünkü insan kendini fark ettiğinde:
– otomatik tepkilerini görür
– öğrendiğini sorgular
– taklitten çıkıp seçmeye başlar
Yani:
taklit → bilinçli davranışa dönüşür
Ve gerçek eğitim de burada başlar.
Ama bir gerçek daha var:
İçten başlayan değişim,
dışarıda yer bulmazsa zamanla kaybolur.
Bir öğretmen değişebilir,
bir anne baba fark edebilir…
Ama hâlâ aynı sistem içinde kalınıyorsa,
aynı sınav baskısı, aynı beklenti, aynı ölçüm devam ediyorsa
bu değişim bir süre sonra yorulur.
İşte tam burada köprü metaforu geliyor aklıma.
Eğitim sistemi çürük bir köprü değil belki,
ama yorgun bir köprü.
Üzerinden geçen yük arttıkça
çatlaklar görünür hale geliyor:
Şiddet,
tükenmişlik,
kopuş…
Bunlar köprünün çöküşü değil.
Uyarı sesleri.
Ama eğer bu sesler duyulmazsa,
bir gün o köprü gerçekten çöker.
Ve o zaman artık yeni bir köprü yapmak
bir tercih değil, zorunluluk olur.
Bugün yapılan bazı çözümler gerekli olabilir.
Güvenlik önlemleri, denetimler…
Ama bunlar sonucu yönetir.
Sebebi değil.
Çünkü mesele sadece “ne oldu?” değil.
“Neden oldu?”
Ve bu sorunun cevabı bizi yine aynı yere getiriyor:
İnsana.
Öğretmene.
Anne babaya.
İlişkiye.
Farkındalığa.
Burada ben kendi payıma düşeni yapmak istiyorum.
Tüm sistemi değiştiremem.
Bu benim görevim değil.
Ama gördüğümü söyleyebilirim.
Fark ettiğimi paylaşabilirim.
Belki bu bir şeyleri hemen değiştirmez.
Ama bir yerden başlatır.
Çünkü sistemler bir anda değişmez.
Önce konuşulur.
Sonra anlaşılır.
Sonra dönüşür.
Köprü yorgun olabilir.
Ama onu yıkmak benim görevim değil.
Ben sadece,
artık bu köprünün yetmediğini söyleyenlerden biriyim.

Yorum bırakın