Son zamanlarda kendimde fark ettiğim bir şey var:
Bir şeyin içinde olmak yerine,
bitmesini bekliyorum.
Hafta başlıyor ama zihnim çoktan haftanın sonuna gitmiş oluyor.
Yapmam gereken bir şey varsa,
onu yaparken bile “ne zaman bitecek” diye düşünüyorum.
Sonra şunu fark ettim:
Ben aslında süreci yaşamıyorum.
Sadece sonuca ulaşmaya çalışıyorum.
Ama hayat sonuçta değil.
Hayat, o sürecin içinde.
Pazartesiyi “geçmesi gereken gün” olarak yaşarsam,
salıyı da aynı şekilde geçiririm.
Çarşamba, perşembe derken…
Cuma geldiğinde aslında yaşanmış bir şey olmuyor.
Sadece “nihayet bitti” hissi oluyor.
Cuma dediğimiz şey,
pazartesinin, salının, çarşambanın ve perşembenin yaşanmış halinden başka bir şey değil.
Eğer pazartesiyi yaşamazsam,
cumanın da pek anlamı olmuyor aslında.
Bunu fark edince şunu görmeye başladım:
Ben hep bir sonrakine odaklanmışım.
Bir sonraki gün, bir sonraki hedef, bir sonraki hal…
Ama hayat hep şu anın içindeymiş.
Şimdi kendime ara ara şunu hatırlatıyorum:
“Bunu bitirmek için değil, yaşamak için yapıyorum.”
Çok büyük bir değişim değil belki,
ama bakış açısı değişince, his de değişiyor.
Hayat belki de
pazartesinin hayal kırıklığında,
salının küçük bir kahve molasında,
çarşambanın içindeki o yaşama hissinde,
perşembenin hiç bitmeyecek zannedilen o anında saklıdır.

Yorum bırakın