Aidiyet ve Taklit Kültürü Üzerine
Geçtiğimiz günlerde Bad Bunny’nin sahnedeki performansını izlerken şunu fark ettim:
Bu sadece bir müzik şovu değildi.
Bu bir aidiyet gösterisiydi.
Kim olduğunu saklamadan, köklerini gizlemeden, ülkesini bir yük gibi değil bir güç gibi taşıyan bir duruştu bu.
Ve ister istemez aklıma şu soru geldi:
Biz neden bunu yapamıyoruz?
Gerçekten ülkemizi sahiplenmek mi istemiyoruz,
yoksa ayaklarımızın bastığı zemin mi bize güven vermiyor?
Sahiplenmek Sevmekten Önce Güvenle Başlar
Bir yere ait hissetmek sadece sevgiyle oluşmaz.
Aidiyet, insanın bulunduğu yerde kendini güvende hissetmesiyle kurulur.
Sürekli belirsizlik içinde yaşayan toplumlarda insanlar:
• geleceğe güvenemez
• uzun vadeli hayal kurmakta zorlanır
• kök salamaz
• kaçmayı çözüm gibi görmeye başlar
Bu bir tembellik değil fakat
Bu bir korunma refleksi.
Çünkü insan zihni, güvende hissetmediği yerde tutunmak yerine kaçmayı düşünür.
Taklit Neden Bu Kadar Yaygın Hale Geldi?
Bir toplumda özgünlük azalırken taklit artıyorsa,
orada genellikle yaratıcılık değil güven duygusu zayıflamıştır.
Çünkü insan kendini güvende hissetmediğinde:
• farklı olmaktan korkar
• eleştirilmekten çekinir
• yanlış yapmaktan kaçınır
• kalabalığın arkasına saklanır
Bu yüzden kendisi olmak zorlaşır,
başkası gibi olmak güvenli hale gelir.
Ama Tarkan’ın da dediği gibi:
“Başkası olma, kendin ol. Böyle çok daha güzelsin.”
Onun bu kadar kalıcı ve güçlü bir figür olması tesadüf değil elbette.
Sosyal medyada ya da sahnelerde gördüğümüz daha rahat, daha görünür, daha özgür hayatlar neden bu kadar cazip geliyor?
Çünkü o insanlar:
• korkmadan ifade edebiliyor
• eleştiriden yılmıyor
• kendini saklamadan yaşayabiliyor
Aslında insanlar da o hayatları değil,
o özgürlüğü arzuluyor.
Ve bu özgürlük içimizde kurulmadığında,
başkasının hayatını taklit ederek telafi etmeye çalışıyoruz.
“Yurtdışında Huzur Var” Hayali Gerçekten Çözüm mü?
Tam da bu nedenle bugün birçok insanın hayali başka bir ülkede yaşamak:
Daha düzenli, daha güvenli, daha rahat bir hayat…
Ama çoğu zaman gözden kaçan bir şey var:
İçindeki huzursuzluğu dönüştürmeden gidilen her yer,
bir süre sonra yeni bir huzursuzluk üretir.
Coğrafya değişir.
Duygu çoğu zaman değişmez.
Gitmek yanlış değildir elbette.
Ama gitmeyi çözüm sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Biz Ülkemizi mi Sevemiyoruz, Yoksa Zemine mi Güvenemiyoruz?
Belki mesele ülkeyi sevmek değil.
Belki mesele:
• sürekli değişen koşullar
• belirsizlik duygusu
• “yarın ne olacak” kaygısı
• emekle karşılık almak arasındaki kopukluk
“Bu ülkede yaşanmaz” cümleleriyle büyüyen nesillerin bugün aynı bakış açısını sürdürmesi tesadüf değil.
Köklenemeyen insan sahiplenemez.
Sahiplenemeyen insan da kaçmayı hayal eder.
İçsel Güven Olmadan Aidiyet Kurulabilir mi?
Gerçek aidiyet, dış koşullarla birlikte ama iç dünyada başlar.
İnsan:
• belirsizlikte paniklememeyi öğrendiğinde
• her krizle dağılmadığında
• güven duygusunu içinden kurabildiğinde
nerede olursa olsun kök salabilir.
Aksi halde dünyanın en huzurlu ülkesine de gitse, içindeki huzursuzluğu yanında taşır.
Belki de Asıl Mesele Gitmek ya da Kalmak Değil
Belki de asıl mesele şudur:
Nereye gidersek gidelim, içimizdeki güveni taşıyabiliyor muyuz?
Bir ülkeyi sahiplenebilmek için önce hayata güvenmeyi öğrenmek gerekiyor.
Ve bu sadece sistemlerle değil, insanın iç dünyasıyla ilgili.
Kaçmak bazen kolay gelir.
Ama köklenmek gerçek dönüşümü getirir.
Ve belki de asıl yol;
dış dünyayı değiştirmeden önce, içimizdeki güveni inşa etmek gerçeğini anlamaktır.

Yorum bırakın