⸻
Cumhuriyet Haftası Notu
Bu yazı bir kutlama değil, bir hatırlayış davetidir.
Çünkü Cumhuriyet’e gerçekten sahip çıkmak,
onu yalnızca sevmek değil, anlamını diri tutmaktır.
Bayrak asmak, marş söylemek, görseller paylaşmak kolaydır
ama asıl sahip çıkış, Cumhuriyet’in bilincine sahip çıkmaktır:
düşünmeye, tartışmaya, yüzleşmeye cesaret etmektir.
Cumhuriyet bir bina değil, yaşayan bir ruhtur.
Ve bu ruh, ancak sorgulayan ellerde nefes alır.
Cumhuriyet’i Kutlamaktan Değil, Anlamaktan Başlayalım
“Cumhuriyet olmasaydı biz olmazdık” diye paylaşımlar yapılıyor.
Ama belki de tam tersi:
Biz, hâlâ Cumhuriyet’in olamadığı bir ülkeyiz.
Çünkü Cumhuriyet, sadece var olmak değil,
nasıl var olduğunu fark etmektir.
Biz onu kutluyoruz ama yaşamıyoruz.
Her 29 Ekim’de bir bayram havasına bürünüyoruz,
ama o ruhun ağırlığını, sorumluluğunu unutuyoruz.
Bu kadar çok Cumhuriyet paylaşımı yapan bir ülkenin,
Cumhuriyet’ten yoksun olduğunu düşünüyorum ben.
Çünkü gerçekten yaşadığımız bir değeri
bu kadar sık hatırlatma ihtiyacı duymayız.
Paylaşıyoruz, çünkü içimizde bir şey eksik.
O eksiklik, anlamdır.
Atatürk’ün “Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak sizlersiniz” sözündeki derin çağrıyı duymadık.
O, bizden posterlerle bağlılık değil,
bilinçle devam istemişti.
Ama biz onu yaşatmayı,
sadece meydanlarda, marşlarda, sloganlarda sandık.
Oysa Cumhuriyet yaşatılacak bir “nesne” değil,
her gün yeniden kurulacak bir bilinç hâliydi.
Atatürk’ün Bakışı – İçimdeki Sessiz Öğretmen
İlkokuldaydım.
Tahtanın hemen üzerinde siyah kürk mantosuyla Atatürk’ün portresi dururdu.
Her sabah o bakışlarla karşılaşırdık;
O yıllarda o portre birçok çocuk için “korkuyla karışık saygıyı” temsil ediyordu.
Ben ise o bakışlarda bir derinlik, sessiz bir mesaj sezerdim.
Sanki fısıldıyordu:
“Cumhuriyet bir ders değil, bir anlayıştır.
Ben kurdum, sen yaşatacaksın;
ama törenlerle değil, düşünerek, anlayarak,
kendi iç devrimini yaparak.”
Şimdi anlıyorum.
O gün bana bakan o gözler,
bugün içimden bakan ses olmuş.
Atatürk artık benim dışımda değil; benim içimde, bilincimde yaşıyor.
Ben sorguladıkça, o yeniden doğuyor.
Ben korkmadan düşündükçe,
Cumhuriyet yeniden nefes alıyor.
Bazen aynaya baktığımda, o gözleri kendimde görüyorum.
Ve içimden biri fısıldıyor:
“Ben yeniden doğmadım,
sen hatırladın.”
Cumhuriyet Bir Bilinç Hâli Olarak Nasıl Yaşanır
Atatürk “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” derken bilinç üretimini
Çünkü kendini anlamış bir insan, nerede olursa olsun toplumu dönüştürür.
Bu yüzden Cumhuriyet’i yaşatmak,
artık dışarıda değil, içimizde başlıyor.
O portredeki bakışın bana yıllar önce anlattığı şey buydu:
“Cumhuriyet, dışarıdan öğretilen bir sistem değil, içeriden büyüyen bir bilinçtir.”
Cumhuriyet’i yaşatmak; sadece bir günü kutlamak değil,
her gün biraz daha insanlaşabilmektir.
Daha adil, daha vicdanlı, daha meraklı,
daha düşünebilir hâle gelmektir.
Cumhuriyet, bir binanın duvarlarında değil,
bir insanın yüreğinde yaşar.
Bir çocuğa soru sorma cesaretini aşılamakta,
bir yanlış karşısında sessiz kalmamayı seçmekte,
bir kadına, bir fikre, bir insana saygı duyabilmekte..
O, aslında devlet biçimi değil,
insanın kendi biçimidir.
Sorgulamayı sürdürdüğümüz her an,
Cumhuriyet nefes alır.
Korkmadan konuştuğumuz her cümlede,
Cumhuriyet ses verir.
Kendimizi dönüştürdüğümüz her farkındalıkta,
Cumhuriyet yeniden kurulur.
Cumhuriyet’in asıl devrimi,
kralın tahtının devrilmesi değil;
insanın kendi içindeki korkunun devrilmesidir.
Kadın ve Cumhuriyet’in İçsel Dönüşümü
Cumhuriyet, kadına görünürlük verdi.
Ama görünürlük, her zaman kendini görmek anlamına gelmedi.
Kadın, sahneye çıkarıldı ama kendi sesinde konuşmadı.
Birinci yüzyıl, kadının var olma çağıydı;
ikinci yüzyıl, kendini bulma çağı olacak.
Kadın artık savaşarak değil,
şefkatle dönüştürecek dünyayı.
Kendine gösterdiği anlayışla,
topluma yeni bir dil kazandıracak.
Cumhuriyet’in ilk devrimi kadına tanınan haklardı;
ikinci devrimi ise kadının kendine tanıdığı bilinç olacak.
Çünkü ilk yüzyılda Cumhuriyet kadını özgürleştirdi,
ikinci yüzyılda kadın Cumhuriyet’i özgürleştirecek.
Erkek ve Yeni Denge
Cumhuriyet’in ilk yüzyılı erkek bilinciyle kuruldu;
güç, üretim ve düzen ön plandaydı.
Ama o düzenin içinde, eril enerji de duygusundan koptu.
Erkek güçlü kaldı ama içten yalnızlaştı.
Şimdi dişil bilgelik uyanırken, eril taraf da yavaşça çözülüyor.
Kadın anladıkça, erkek yumuşuyor.
Erkek de hatırlıyor:
güç, korumak değil, dengede kalmaktır.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı,
kadın ve erkeğin artık karşı karşıya değil,
yan yana durduğu yüzyıl olacak.
Kadın anlamı bulur, erkek onu yaşatır.
Kadın sezgiyi getirir, erkek onu yapıya dönüştürür.
Ve ikisi bir araya geldiğinde,
Cumhuriyet nihayet bütünleşir.
⸻
Sonuç: İçimizde Yeniden Kurulan Cumhuriyet
Cumhuriyet artık bir tarih değil,
yaşayan bir bilinçtir.
Bir ülkenin değil,
insanın kendiyle kurduğu bir bağdır.
Bu yüzden, onu yaşatmak için ne meydanlara ne sloganlara gerek var.
Sadece içimizde dürüstçe sormaya:
“Ben özgür müyüm, yoksa ezberlerimin içinde mi yaşıyorum?”
Gerçek Cumhuriyet o soruda yaşar.
Ve belki de Atatürk’ün en çok istediği şey buydu:
korkmadan düşünen bir insan.
İthaf
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına,
kadının yeniden anlamını bulduğu bu eşiğe…
Bu yazı, sessizce değişimin tohumlarını ekenlere adanmıştır:
kırmadan dönüştüren, yıkmadan söyleyen,
Barış Manço’nun bilge sesine,
Atatürk’ün insanca cesaretine,
ve bu topraklarda hâlâ anlam arayan bütün insanlara.
Çünkü Cumhuriyet’in gerçek mirası,
sorgulama cesaretini kaybetmeden sevebilmektir.


Yorum bırakın