Bir ülkenin kaderi, onu oluşturan insanların iç dünyasında yazılıyor olabilir mi?

Dün markette yerli muz aradım.

Kasadaki görevliye sordum:

“Yerli muz yok mu?”

“Yok,” dedi, “yerli üreticiler düzgün ürün getirmiyor, o yüzden almıyoruz.”

O anda durdum.

Bu cümle sadece bir ürünle ilgili değildi.

Bir ülkenin, hatta bir insanın iç sesi gibiydi:

“Potansiyelim var ama ortaya koyamıyorum.”

Türkiye’nin toprakları dünyanın en verimlilerinden biri.

Ama çoğu zaman o topraklar işlenmiyor, değer bulmuyor, sistemle ya da imkânsızlıkla bir yerlerde tıkanıyor.

Bu tabloyu dışarıdan izlerken aslında kendi içimizi izliyoruz farkında olmadan.

Biz de çoğu zaman aynıyız:

Üretkeniz, yetenekliyiz, duyarlıyız ama bir şey eksik.

Ya cesaret, ya destek, ya da doğru zemin.

O an düşündüm:

Belki de birey olarak neysek, ülke olarak da oyuz.

Biz kendi potansiyelimizi erteledikçe, ülkenin potansiyeli de erteleniyor.

Biz kendi iç toprağımızı işleyemedikçe, ülkenin toprağı da işlenmeden kalıyor.

Yıllardır “Türkiye çok bereketli bir ülke” deriz.

Ama aynı zamanda “keşke daha iyi durumda olsak” diye yakınırız.

Belki de ülke bizden farklı değil; biz ne kadar açılabiliyorsak, o da o kadar açılıyor.

Biz ne kadar üretebiliyorsak, o kadar üretiyor.

Biz ne kadar kendimize inanıyorsak, ülkemiz de o kadar inandırıcı bir yer hâline geliyor.

Belki bu yüzden her alışveriş, her sohbet, her seçim aslında sessiz bir ayna.

Bir muzun kabuğunda bile bu aynayı görebiliyoruz bazen.

Ülkemiz gibi, biz de içten içe üretme gücümüzü arıyoruz.

Toprağımız verimli, içimiz de öyle.

Yeter ki hem kendimizi hem ülkemizi işlemeye cesaret edelim.

Yorum bırakın