Geçen yazımda bireysel hikâyelerimizin toplumsal hikâyelerden, toplumsal hikâyelerin de bireysel hikâyelerimizden nasıl etkilendiğini yazmıştım. Aslında her birimizin yaşadıkları, büyük resmin içinde kendine yer buluyor. Ve büyük resim de tek tek bireylerin küçük seçimleriyle şekilleniyor. Bu döngüyü düşündükçe aklıma şu soru geliyor: Adalet nerede aranır? Dışarıda, meydanlarda mı? Yoksa kendi iç dünyamızda mı?

Televizyonlarda, sosyal medyada büyük olayları görüyoruz. İnsanlar sloganlar atıyor, paylaşımlar yapıyor, seslerini duyuruyor. Bütün bunlar bir adalet arayışının dışa vurumu. Fakat ben çoğu zaman bunun sembolik bir yankı olarak kalabildiğini düşünüyorum. Çünkü kalıcı değişim, dışarıdan çok içeriden başlıyor. Adalet, önce insanın kendi terazisini sorgulamasıyla mümkün oluyor: Bana yapılmasını istemediğim bir şeyi başkasına yapıyor muyum? ya da tersten düşünelim; Bana yapılmasını istediğim şeyi başkasına yapıyor muyum?

Benim için adalet, uzun zaman “kimseye zarar vermemek”ti. Son dönemde ise bunun ötesini görmeye başladım. Çünkü adalet yalnızca kötülük yapmamak değil; iyiliği çoğaltmak da demek. Çocuklarımla konuşurken bunu fark ettim: Adalet, sadece yanlış yapmamakla değil, doğruyu paylaşmakla da büyüyor. Küçük bir yardımlaşma, bir sözü kırıcı değil şefkatli seçmek, birine ihtiyaç duyduğu anda yanında olmak… Bütün bunlar adaleti yaşatmanın yolları.

Belki de toplumsal hikâyelerin bireysel hikâyelerimizi şekillendirmesi kadar, bireysel adaletimiz de toplumsal teraziyi etkiliyor. Kimimiz adaleti sokakta arıyor, kimimiz kendi kalbinde. Belki de ikisi de gerekli. Ama biliyorum ki ben kendi küçük terazimi doğru tuttukça, büyük terazinin kefesine de bir şeyler ekleniyor.

Yorum bırakın